İzleyiciler
Tapınakçılar Geri Dönüyor
Tapınak Şovalyeleri’nin resmen dağıldıktan 700 yıl sonra yeniden birleşeceği öne sürüldü.

Kudüs’te 1096 yılında 9 Fransız soylusu tarafından kurulan ve dünyanın gelmiş geçmiş en gizli örgütü olarak tanımlanan Tapınak Şovalyeleri’nin resmen dağıldıktan 700 yıl sonra yeniden birleşeceği öne sürüldü. Avrupa tarihini şekillendiren ve amaçlarının dünyayı yönetmek olduğu iddia edilen tarikatın bugün sadece hayır işleriyle uğraşan kolu, 18 Mart’ta İngiliz Daily Telegraph gazetesine bir ilan verdi. İlanda, “Antik ve Asil Tapınak Şovalyeleri geri dönün ve birleşin” çağrısı yaptı. İlanın yayınlanmasından sonra internette yüzlerce komplo teorilerisi üretildi. Buna göre Tapınakçıların ilk hedefi 700 yıl önce Katolik Kilisesi’nin el koyduğu kale ve kiliselerini geri almak. Sonra da El Kaide ile savaşmak. Tarikatın kurulma amacı 13’üncü yüzyılda Kudüs’ü ziyaret eden Hıristiyanları korumaktı. Tarikat 1314’te Fransa Kralı ve Vatikan tarafından afaroz edilerek kapatılmıştı.
Tevhid Haber
Kudüs’te 1096 yılında 9 Fransız soylusu tarafından kurulan ve dünyanın gelmiş geçmiş en gizli örgütü olarak tanımlanan Tapınak Şovalyeleri’nin resmen dağıldıktan 700 yıl sonra yeniden birleşeceği öne sürüldü. Avrupa tarihini şekillendiren ve amaçlarının dünyayı yönetmek olduğu iddia edilen tarikatın bugün sadece hayır işleriyle uğraşan kolu, 18 Mart’ta İngiliz Daily Telegraph gazetesine bir ilan verdi. İlanda, “Antik ve Asil Tapınak Şovalyeleri geri dönün ve birleşin” çağrısı yaptı. İlanın yayınlanmasından sonra internette yüzlerce komplo teorilerisi üretildi. Buna göre Tapınakçıların ilk hedefi 700 yıl önce Katolik Kilisesi’nin el koyduğu kale ve kiliselerini geri almak. Sonra da El Kaide ile savaşmak. Tarikatın kurulma amacı 13’üncü yüzyılda Kudüs’ü ziyaret eden Hıristiyanları korumaktı. Tarikat 1314’te Fransa Kralı ve Vatikan tarafından afaroz edilerek kapatılmıştı.
Tevhid Haber
Milletimiz Önüne Yine Eski Bir Mağduriyet Filmi Konuluyor
AKP hakkında Yüksek Yargı tarafından açılan davanın hukuki yönlerini elbette tartışacak değiliz. Konunun sosyal ve siyasal yansımaları, hukuki sonuçlarından çok daha önemlidir.
Türk demokrasisi adına öncelik şu temel kuralın altını çizmemiz lazım gelir:
Demokratik yollarla elde edilen haklar, demokratik yollarla geri alınır, geri alınmalıdır.
Zira geçmiş tecrübelerle sabittir ki, kamu vicdanında yanlış makes bulacak ve milletin aklını farklı noktalara çelebilecek bahanelerle partileri kapatmaya kalkışmak, onları daha da güçlendirecek bir destek olmaktadır. AKP’ye yönelik son girişim de maalesef, böyle bir güç kazandırma ve destekleme manevrasına dönüşmüştür, dönüşmektedir.
Bu bağlamda AKP hükümetinin asıl mahkum edilmesi gereken yer, öncelikle kamu vicdanıdır. AKP’nin asıl gömülmesi gereken yer, seçim sandığıdır.
AKP hükümeti yaptığı icraatlarla milletin şamarını çoktan hak etmiştir.
Bu cümleden olarak halkımız, AKP’ye demokratik yollarla sandık başında hesap sormak istiyor. Halkımız, AKP’ye başka türlü yollarla hesap sorulursa, tekrar mağdur rollere bürünür, yine başımıza bela olur diyor.
AKP, elbette hesaba çekileceği ve hatta hesabını vermesi zor belki de imkansız olan pek çok icraata imza atmıştır.
AKP hükümeti, asırlar boyunca insanlığa adalet dağıtmış ve ne pahasına olursa olsun hep mazlumdan yana olmuş yüce milletimizin iradesini, bölgemizi işgal planı olan BOP ekseninde ABD’ye teslim etmiş ve işgalin stratejik ortakçısı yapmıştır. Irak’taki hazin işgal tablosunun vebali ABD’nin boynunda olduğu kadar, AKP’nin de omuzlarındadır.
AKP hükümeti, devletimizin kuruluş senedi olan Lozan’ın delik deşik eden azınlık yasasının mimarıdır.
AKP hükümeti, çıkardığı Toprak Kanunu ile vatan topraklarımızın 7’de 2’sini ecnebilere satmıştır.
AKP hükümeti, binlerce şehit verdiğimiz KKTC’yi AB ham hayali uğruna Rumlara teslim etmiştir.
AKP’nin verdiği tavizlerle suriçi İstanbul’da Vatikan benzeri din devletinden bahis açılıyor.
AKP’nin icraatları ve tavizleriyle Türkiye’nin bölünmesi konuşuluyor, parçalanması konuşuluyor, federasyon seslendiriliyor.
AKP hükümeti, milletimizi bir lokma ekmeğe muhtaç hale düşürürken, madenlerimizi ve en kârlı işletmelerimizi yabancılara peşkeş çekmiştir.
Vatan topraklarını ecnebiye satmasına, işletmeleri yabancılara peşkeş çekmesine rağmen AKP, devlet ve milletin borcunu 550 milyara tırmandırmıştır. Cari açık ve dış ticaret açığı Cumhuriyet tarihimizin rekorunu kırmıştır. Devletin hazinesinde, ecnebilerin 85-90 milyar dolarlık emanet parası dışında para bırakmamıştır.
Sosyal Güvenlik yasasında, vatandaşın en temel sosyal haklarını, IMF’nin insafsız anlayışına kurban etmiştir.
Merkez Bankası Başkanı, küresel ekonomik dalgalanmaları bahane ederek iflası ilan etmiştir. Daha pek çok vahim icraatlar sıralanabilir.
AKP, eğer hesaba çekilecek ise, bu vahim icraatlar sebebiyle hesaba çekilmelidir.
Halkımızın kahır ekseriyeti, AKP’ye sandıkta hesap sormak üzere bileğlenmektedir.
Ancak milletimiz önüne yine eski bir mağduriyet filmi konuluyor…
AKP hükümetine, asıl hesap sorulması gereken böylesine okkalı devlet ve millet meseleleri bir tarafta duruyor. Millet nezdinde AKP’yi mağdur pozlara bürüyecek konulardan hesap açılıyor. Sanki AKP’ye tekrar cila çekiliyor.
ABD’nin stratejik ortağı olan AKP hükümetinin bugün böyle bir cilaya ihtiyacı vardır. Çünkü ABD, ırmağı geçerken geçerken at değiştirmenin doğru olmadığını herkes gibi bilmektedir. AKP, maalesef BOP ekseninde Amerika’nın Truva atı olarak hizmet vermektedir.
AKP hükümeti, Amerika’nın uzun zamandan beri seslendirdiği İran’a yönelik planlarına stratejik ortaklık adı altında teşne olmuştur. AKP, vatan topraklarımızı, ABD’nin sanki 52’inci eyaletiymiş gibi muhtemel İran manevrasında kullanılacak radar ve füze savunma sistemlerini konuşlandırma sahası olarak açmaya hazırlanmaktadır. Türkiye böyle bir BOP atmosferinden geçmektedir.
Milletimiz, AKP’nin icraatlarına ilişkin gerçekleri fark etmek üzere iken, sürpriz biçimde ortaya çıkan kapatma davası, AKP’yi mağdur pozlara büründürmüştür. Halbuki, tekraren teyid ediyoruz ki, kıymetli halkımız, AKP’ye başka türlü yollarla hesap sorulursa, tekrar mağdur rollere bürünür, yine başımıza bela olur diyor. Devlet ve milletimize yönelik dahili ve harici oyunları bozmak istiyorsak, toplumumuzun bu duyarlılığı dikkate alınmalıdır; AKP, gerçekten gömülecek ise sandığa gömülmelidir.
Gelişmeleri ve toplumun nabzını bu perspektiften okumadığımız müddetçe; devlet ve milletimiz, sürekli kendi evlatları eliyle oyuna gelmeye, hatta BOP gibi başkalarının oyunlarında figüran olmaya mahkum edilir.
Bağımsız Türkiye Partisi olarak deriz ki, devlet ve milletimizin akl-ı selim sahipleri, yeni yeni yerel, bölgesel ve küresel çoraplar başımıza örülmeden evvel, içinde yaşadığımız gerçekleri böyle görmeli ve milletimizin de böyle görmesini sağlamalıdır.
BTP Genel Merkezi
F. Gülen, ABD Müttefiki Olduğu İçin mi Kollanıyor?
Nuray Mert'ten düşündürücü bir yazı...
Bir 'küresel' İslami hareket Salı
Economist dergisinin son sayısında çıkan Fethullah Gülen hareketine ilişkin yorum yazısı, doğal olarak bizim basında da ilgi gördü. Bu yorum, harekete kuşkucu bakanlar için, yeni bir kanıt, diğerleri için yeni bir savunma hattında tartışma konusu oldu.
Her şeyden önce, Economist'te çıkan yazı ve 8 Mart tarihinde, Zaman gazetesindeki tercümesine göz atma fırsatınız oldu mu bilmiyorum. Zaman gazetesindeki tercüme, nedense, fazlasıyla ağdalı ve bol sayıda eski Türkçe kelime ve deyimlerle doluydu. Economist'teki yorum oldukça olumlu olmasına karşın, belli ki, Zaman gazetesi tarafından tadil edilmek durumunda kalmış. Örneğin, Economist'te, sadece hareketin 'ölçülü tonu' ('measured tone') diye geçen tabir, Zaman'da 'irfani gelenekle müzeyyen bu dengeli tavır' diye tercüme edilmiş. Diğer taraftan, Economist'te yorum yazısı yanı sıra çıkan Fethullah Gülen portre yazısı, Zaman'da tercüme edilmemiş. Belki de, bu yazıda geçen, 'vaizin hayatının birçok detayı belirsizliğini koruyor' cümlesi hoşa gitmemiştir, bilemiyorum.
Ne zaman Fethullah Gülen hareketine dair eleştirel bir şey yazsam, Zaman gazetesinde yazan dostlarımdan doğrudan, bu çevreden genel olarak dolaylı sitemlere muhatap oluyorum. Olay, fazlasıyla şahsileşiyor, 'Bizi tanıyorsun, biz kötü insanlar mıyız, insafsızlık ediyorsun' gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Mesele, takdir edersiniz ki, ne benim, bu çevreden veya başkasından tek tek insanlarla bir sorunum olması, veya onların kötü, karanlık insanlar olması değil ve olamaz. Mesele, bu hareketin çok daha önemli ve ciddi bir çerçevede değerlendirilmesi ve benim bu çerçevedeki itirazlarım.
Fethullah Gülen hareketi, kökü Soğuk Savaş döneminde 'komünizmle mücadele' siyasetlerine kadar giden, Soğuk Savaş'ın son perdesinde, ABD'nin 'yeşil kuşak' projesi ile bağlantılı ve nihayet, 11 Eylül sonrası yine ABD'nin 'ılımlı İslam' siyasetleriyle ilişkili bir siyasi hareket. Bu, bu hareket içinde yer alan insanların (Fethullah Gülen dahil) ABD'nin icat ve idare ettiği insanlar, çabalar olması demek değil. Bu hareket, kuşkusuz belli bir iç dinamiğe sahip, ancak, olayı, dünya sahnesinde örtüştüğü, denk düştüğü ve nihayet parelel davrandığı siyasi tablo içinde değerlendirmek durumundayız.
ABD dış politikası, tüm Müslüman coğrafyada, Soğuk Savaş dönemi boyunca, Sovyet ve sol 'tehdid'e karşı, İslami hareketleri destekledi. Soğuk Savaş'ın son perdesinde, bir yandan Afganistan'da Sovyet işgaline karşı 'İslami cihat' hareketleri desteklendi, hatta bizzat örgütlendi. Diğer yandan, eşzamanlı olarak, İran İslam devriminin oluşturduğu anti-Amerikan, devrimci İslam dalgasına karşı da, ılımlı İslami hareketleri panzehir olarak destekledi. Dünya çapında, Fethullah Gülen okulları ve girişimlerinin önü bu çerçevede açıldı. Bana inanmıyorsanız, gidin bu okulların olduğu herhangi bir ülkeye değil okul, bağımsız biçimde dil kursu açmaya çalışın bakalım, açabiliyor musunuz?
11 Eylül sonrasında, daha önce desteklenen, besleyip büyütülen cihatçı hareketler de tehdit oluşturmaya başlayınca ve düşman ilan edilince ılımlı İslami hareketler, bu çerçevede daha da önem kazandı. Oysa, mesele sadece 'ılımlı İslam' falan da değil, ABD ile müttefik olmak ya da olmamak.
Tıpkı, Müslüman ülkelerin durumu gibi, ABD karşıtı İran'ın radikal İslam, müttefik Vahhabi Suudi Arabistan'ın dost sayılması gibi.
Nitekim, ABD ile birlikte davranan İngiltere'de, şimdi radikal diye tutuklananlar, zamanında cihata insani ve ideolojik kaynak sağladığı için serbestçe propaganda yapıyordu. En çarpıcı örnek, şimdi tutuklu olan Finsbury Park Camii imamı Abu Hamza'dır. Caminin 'ılımlı' cemaati zamanında, 'çocuklarımızı kötü etkiliyor' diye defalarca polise şikâyet ettikleri halde o zaman kılına dokunulmayan imam, sonra 'terör suçlusu' oldu.
Kısacası, bu işler, fazlasıyla karmaşık ve karanlık işlerdir. Dünya sahnesinde, kendi halinde bir cemaate kimse 'diyaloğa açık' diye hayran olup, ön vermez, ülkesinde başı sıkıştı diye memleketinde barındırmaz. Niyetiniz ne kadar iyi, halis olursa olsun, bu oyuna girdiyseniz, onun oyuncusu olmak ve tüm bunları duymak, tahammül etmek zorundasınız.
Son olarak, son zamanlarda Fethullah Gülen hakkında yapılan bilimsel çalışma ve toplantılara ilişkin bir noktayı aydınlatmakta fayda var. Bu cemaat, bu toplantıları, tebliğ ve çalışmaları, para vermiş yaptırmış/yazdırmış tartışmasına girmeye gerek yok. Akademik unvanlı biri tarafından kaleme alınmış olmak bir çalışmayı değerli, güvenilir kılmaz, güvenilir kıstas, o akademisyenin diğer alanlada yaptığı çalışmalarla öneminin, saygınlığının olup olmadığıdır. Sevenleri alınmasın ama, Fethullah Gülen, popüler karizmaya sahip, sıradan bir modern vaizdir. Modern düşünce geleneği açısından tanımı ancak bu şekilde yapılabilir. Diğer taraftan, 'Hocaefendi'ye, modern zaman Gazali'si, İbni Arabisi muamelesi yapmak, İslam düşünce geleneğini hafife almak olur.
Radikal
Bir 'küresel' İslami hareket Salı
Economist dergisinin son sayısında çıkan Fethullah Gülen hareketine ilişkin yorum yazısı, doğal olarak bizim basında da ilgi gördü. Bu yorum, harekete kuşkucu bakanlar için, yeni bir kanıt, diğerleri için yeni bir savunma hattında tartışma konusu oldu.
Her şeyden önce, Economist'te çıkan yazı ve 8 Mart tarihinde, Zaman gazetesindeki tercümesine göz atma fırsatınız oldu mu bilmiyorum. Zaman gazetesindeki tercüme, nedense, fazlasıyla ağdalı ve bol sayıda eski Türkçe kelime ve deyimlerle doluydu. Economist'teki yorum oldukça olumlu olmasına karşın, belli ki, Zaman gazetesi tarafından tadil edilmek durumunda kalmış. Örneğin, Economist'te, sadece hareketin 'ölçülü tonu' ('measured tone') diye geçen tabir, Zaman'da 'irfani gelenekle müzeyyen bu dengeli tavır' diye tercüme edilmiş. Diğer taraftan, Economist'te yorum yazısı yanı sıra çıkan Fethullah Gülen portre yazısı, Zaman'da tercüme edilmemiş. Belki de, bu yazıda geçen, 'vaizin hayatının birçok detayı belirsizliğini koruyor' cümlesi hoşa gitmemiştir, bilemiyorum.
Ne zaman Fethullah Gülen hareketine dair eleştirel bir şey yazsam, Zaman gazetesinde yazan dostlarımdan doğrudan, bu çevreden genel olarak dolaylı sitemlere muhatap oluyorum. Olay, fazlasıyla şahsileşiyor, 'Bizi tanıyorsun, biz kötü insanlar mıyız, insafsızlık ediyorsun' gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Mesele, takdir edersiniz ki, ne benim, bu çevreden veya başkasından tek tek insanlarla bir sorunum olması, veya onların kötü, karanlık insanlar olması değil ve olamaz. Mesele, bu hareketin çok daha önemli ve ciddi bir çerçevede değerlendirilmesi ve benim bu çerçevedeki itirazlarım.
Fethullah Gülen hareketi, kökü Soğuk Savaş döneminde 'komünizmle mücadele' siyasetlerine kadar giden, Soğuk Savaş'ın son perdesinde, ABD'nin 'yeşil kuşak' projesi ile bağlantılı ve nihayet, 11 Eylül sonrası yine ABD'nin 'ılımlı İslam' siyasetleriyle ilişkili bir siyasi hareket. Bu, bu hareket içinde yer alan insanların (Fethullah Gülen dahil) ABD'nin icat ve idare ettiği insanlar, çabalar olması demek değil. Bu hareket, kuşkusuz belli bir iç dinamiğe sahip, ancak, olayı, dünya sahnesinde örtüştüğü, denk düştüğü ve nihayet parelel davrandığı siyasi tablo içinde değerlendirmek durumundayız.
ABD dış politikası, tüm Müslüman coğrafyada, Soğuk Savaş dönemi boyunca, Sovyet ve sol 'tehdid'e karşı, İslami hareketleri destekledi. Soğuk Savaş'ın son perdesinde, bir yandan Afganistan'da Sovyet işgaline karşı 'İslami cihat' hareketleri desteklendi, hatta bizzat örgütlendi. Diğer yandan, eşzamanlı olarak, İran İslam devriminin oluşturduğu anti-Amerikan, devrimci İslam dalgasına karşı da, ılımlı İslami hareketleri panzehir olarak destekledi. Dünya çapında, Fethullah Gülen okulları ve girişimlerinin önü bu çerçevede açıldı. Bana inanmıyorsanız, gidin bu okulların olduğu herhangi bir ülkeye değil okul, bağımsız biçimde dil kursu açmaya çalışın bakalım, açabiliyor musunuz?
11 Eylül sonrasında, daha önce desteklenen, besleyip büyütülen cihatçı hareketler de tehdit oluşturmaya başlayınca ve düşman ilan edilince ılımlı İslami hareketler, bu çerçevede daha da önem kazandı. Oysa, mesele sadece 'ılımlı İslam' falan da değil, ABD ile müttefik olmak ya da olmamak.
Tıpkı, Müslüman ülkelerin durumu gibi, ABD karşıtı İran'ın radikal İslam, müttefik Vahhabi Suudi Arabistan'ın dost sayılması gibi.
Nitekim, ABD ile birlikte davranan İngiltere'de, şimdi radikal diye tutuklananlar, zamanında cihata insani ve ideolojik kaynak sağladığı için serbestçe propaganda yapıyordu. En çarpıcı örnek, şimdi tutuklu olan Finsbury Park Camii imamı Abu Hamza'dır. Caminin 'ılımlı' cemaati zamanında, 'çocuklarımızı kötü etkiliyor' diye defalarca polise şikâyet ettikleri halde o zaman kılına dokunulmayan imam, sonra 'terör suçlusu' oldu.
Kısacası, bu işler, fazlasıyla karmaşık ve karanlık işlerdir. Dünya sahnesinde, kendi halinde bir cemaate kimse 'diyaloğa açık' diye hayran olup, ön vermez, ülkesinde başı sıkıştı diye memleketinde barındırmaz. Niyetiniz ne kadar iyi, halis olursa olsun, bu oyuna girdiyseniz, onun oyuncusu olmak ve tüm bunları duymak, tahammül etmek zorundasınız.
Son olarak, son zamanlarda Fethullah Gülen hakkında yapılan bilimsel çalışma ve toplantılara ilişkin bir noktayı aydınlatmakta fayda var. Bu cemaat, bu toplantıları, tebliğ ve çalışmaları, para vermiş yaptırmış/yazdırmış tartışmasına girmeye gerek yok. Akademik unvanlı biri tarafından kaleme alınmış olmak bir çalışmayı değerli, güvenilir kılmaz, güvenilir kıstas, o akademisyenin diğer alanlada yaptığı çalışmalarla öneminin, saygınlığının olup olmadığıdır. Sevenleri alınmasın ama, Fethullah Gülen, popüler karizmaya sahip, sıradan bir modern vaizdir. Modern düşünce geleneği açısından tanımı ancak bu şekilde yapılabilir. Diğer taraftan, 'Hocaefendi'ye, modern zaman Gazali'si, İbni Arabisi muamelesi yapmak, İslam düşünce geleneğini hafife almak olur.
Radikal
Bedir - Yusuf Ziya Özkan
Toplam Süre : 55:10
Toplam Büyüklük : 194.7 MB
Ebatlar : 640x368
Format : AVI
1.DOSYA İNDİR 2.DOSYA İNDİR
Oscarlı Yıldızın 11 Eylül Bombası
Oscar ödülünü 48 yıl aradan sonra kazanan ilk Fransız aktris Marion Cotillard, ABD'yi 11 Eylül saldırılarını uydurmakla suçladı.Geçtiğimiz ay düzenlenen Oscar töreninde Kaldırım Serçesi filmiyle en iyi kadın oyuncu Oscar'ını alan Fransız Marion Cotillard Amerikalılar'ı kızdıracak.
Cotillard, "11 Eylül'e asla inanmıyorum, Amerikalılar'ın bizi kandırdıklarını düşünüyorum. Bunu, politikanın bir çözüm olmaktan çıkması için yaptılar. Binalara çarpan başka uçaklar da gördük fakat hiçbirisi böyle yanmadı. Aynı uçak saldırıları diyelim İspanya'da olsaydı, o binalar göçmez, 24 saat yanardı belki. Nasıl oldu da koskoca binalar göçtü? Amerikalılar tarafından kandırıldığımızı düşünüyorum" dedi. Hatta film yıldızı şuna da inanıyor: Adamlar o binaları yıkmayı çok önceden düşünmüşlerdi. Yıkıp, yerine daha modernini yapmak istiyorlardı.
AMERİKA AY’A ÇIKMADI
Para ve prestijin umrunda olmadığını kaydeden Cotillard, Amerikalılar'ın Ay'a çıkmasının da bir yalandan ibaret olduğunu düşünüyor.
İngiliz BAFTA ve Altın Küre sinema ödüllerinde de en iyi kadın oyuncu ödüllerini kazanmıştı.
itibarhaber
'PKK İşi Bitti, Artık BOP Var' Dedi
'PKK bitirilecek. Tekrar söylüyorum. PKK'nın ipi çekildi. Oyun bitti! Yeni oyunun adı BOP artık..'

Bu ifadeler Vakit Gazetesi’nin sevilen yazarlarından Abdurrahman Dilipak’a ait. Dilipak, “PKK nereye!” başlığıyla kaleme aldığı bu günkü yazısında, “PKK’nın ipi çekildi” diye yazdı. Dilipak, “İpi sadece Türkiye değil, başta ABD olmak üzere, diğer Batılı ülkeler de çekti..” dedikten sonra, sahneye konan senaryo ile ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu.
İşte Dilipak’ın gündem oluşturacak yazısı:
PKK NEREYE!
Bu işi bilen, bölgeyi izleyen arkadaşlarla konuşuyoruz da, anlatılanlardan kafamda şöyle bir resim oluştu. Onu sizinle paylaşmak istedim..
PKK bitirilecek. Tekrar söylüyorum. PKK'nın ipi çekildi. Oyun bitti! Yeni oyunun adı BOP artık.. Yeni Truva atı “Ilımlı İslâm”. Liderlik, kadro, yöntem tamamen farklı.. Finansal yapıları da! Daha eğitimli bir kadrolara dayanan, ticaret ve sanayi burjuvazisi oluşturmaya yönelik bir hareket.. Yeni senaryoda figüranlar evlerine gönderilirken kırallar köle, köleler kıralı oynayacak.. çekimler zor şartlarda, doğal ortamlarda değil, kent merkezlerinde, sanal ortamlarda gerçekleşecek.. Belki de silah sesleri değil, bundan sonra daha çok “zikir” sesleri duyacaksınız.. Tabii her şey rol icabı.. Ama elbette büyük bir çoğunluk bütün bu olanları gerçek sanacak..
İpi sadece Türkiye değil, başta ABD olmak üzere, diğer Batılı ülkeler de çekti..
Barzan'i de gidecek.. Ama önce PKK.. Canlı florada zayıflar kaybeder, güçlüler yaşar. ABD'nin, İsrail'in dostu yoktur, çıkarları vardır.. Barzani değil ama Talabani daha zayıf ve yaşlı bir aşiret reisi olduğu için o kalacak.
“Neden” derseniz.
önce PKK.. PKK çok büyüdü, çok masraflı, hantal bir yapıya sahip.. Mafialaştı ve bulundukları birçok ülkede sorun olmaya başladılar.. örgütün bu hantal yapıyı ayakta tutması için ciddi paraya ihtiyacı var. Onun için de silah ve uyuşturucu işi yapıyor, haraç topluyorlar.. öte yandan birçok ülkenin siyasi himayesi gerekiyor. Bu da o ülkelerde sosyal ve siyasi, diplomatik sorunlara sebeb oluyor.. öte yandan PKK kendi içinde parçalandı ve bulundukları ülke istihbaratları ile zorunlu bir şekilde dirsek temasına girince, PKK Kürt hareketi olmaktan çıkıp, büyük ölçüde bölgede faaliyet gösteren istihbarat örgütlerinin Truva Atı'na, paravan örgütüne döndü.
Bu örgütte farklı, zıt, düşman konumda birçok ajan var. Bu da iç hesaplaşmalara, çatışmalara, içeride liderlik kavgalarına sebeb oluyor..
Yani PKK artık tümü ile bitti mi? Hayır, bu; bu aşamada mümkün değil.. Dağ kampları bitirilecek. Kuzey Irak'ta bir varlıkları olur. Dağda değil ama büyük şehirlerde STK görüntüsü adı altında daha demokratik bir söyleme sahip bir Kürt hareketi olarak varlığını sürdürür. Ama öte yandan özellikle Güneydoğuda, farklı istihbarat örgütlerinin yönlendireceği küçük PKK'cıklar, fraksiyonlar olarak varlıklarını sürdüreceklerdir..
Bu süreçte Apo'nun gerilla lideri rolü de bitiyor. O da demokratik bir Kürt hareketine destek verecek.. Türkiye'de siyasi etkileri azalacak, ama Kuzey Irak'ta legal bir Kürt siyasi hareketine dönecekler.
Silahlı Kürt hareketinin dağ kadroları büyük bir ihtimalle silah bırakıp Irak'a yerleşecek. Lider kadrosu bölgeden ayrılacak ve zaman içinde bulundukları ülkelerde ya kontrol altına alınacaklar ya da bir şekilde tasfiye edilecekler.. Direnen ve işbirliğini reddedenler ise, paketlenip Türkiye'ye teslim edilecekler.
Görünen o ki, Barzani'nin de rolü ya sınırlandırılacak ya da tasfiye edilecek.. Barzani'nin yerine aileden biri sembolik olarak çıkarılabilir. Bundan sonraki Kürt hareketinin rotası, feodal bir aşiret yapısından çıkarılıp, tırnak içinde Demokratik Kürdistan olacak.. Bu yeni süreçte, Kürt Yahudileri, Kürt Masonları ve Amerikan pasaportu taşıyan beyaz Kürtler olacak..
Amerika boşuna bu kadar para yatırmadı. Bu kadar adam beslemedi..
Bana kalırsa Barzani işin farkında. Barzani'yi tasfiye etmek, PKK'yı tasfiye etmekten daha zor.. Ama ABD için daha elzem..
Aslında Kürt liderler başından beri stratejik bir hata yaptılar.. Bölgede hem Irak Arap halkı, hem Türkiye, hem İran ve hem de Suriye ile kavgalı bir Kürdistan'ın varolma şansı yoktur.. ABD bölgede kalıcı değildir. İsrail gibi, bölge halkları ile genelde İslâm dünyası ile kavgalı bir ülke ile ittifak kurarak bu temeller üzerinde varolmak mümkün değildir..
İsrail, Kürdistan, Ermenistan gibi oluşumlar zaten bölge halkları tarafından bir kuşatma olarak algılanırken bu oluşumlar ABD'nin ve daha genelde Batının Truva Atı olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.. Bunlar arasında en zor durumda olanı da, kapalı bir havzaya hapsolmuş olan Kürdistan olacaktır..
Ne jeopolitik, ne jeostratejik, ne konjonktürel ve ne de uluslararası hukuk açısından Kürdistan diye bir siyasi oluşum mümkün değildir.. Cemiyeti Akvam’ın kararı ile Türkiye ile İngiltere arasındaki Ankara andlaşması ile bölge iki ülkenin garantörlüğünde bir vesayet rejimine tabidir..
Kürt liderlerin bu yeni durumu doğru okumaları gerekir..
Birileri “zor” dese de, Irak'a yerleşecek Türkiye kökenli Kürtler, Ankara'nın örtülü desteği ile yeni oluşumda güçlü bir siyasi hareket ve Türkiye ile ilişkilerde önemli roller oynayacak, ticaret ve sanayi burjuvazisinin oluşmasında öne çıkan sosyolojik bir kesimi oluşturabilirler.. Eski dostlar, savaş baltalarını toprağa gömüp yeni dostluklar kurabilirler.. Bu imkansız değil!. Birileri inanmasa da, Ankara'nın eli bir şekilde başından beri PKK'nın içinde oldu. PKK'nın ortaya çıkması, Türkiye'ye rağmen değil, örtülü bir mutabakatla sağlandı.. Apo’nun teslim edilmesi de öyle oldu!
Türkiye'nin Irak'taki operasyonu PKK'nın dağ kadrolarının tamamı ile tasfiyesini ön görmektedir.. PKK'nın tasfiyesi sürecinde büyük şehirlerden aşırı bir tepki gelmemesi de aslında dikkat çekicidir.. Operasyon tamamlandıktan sonra içeride bir karakol bırakarak Türk askeri geri çekilecektir.. Ama bölgedeki denetim ve takip devam edecektir. Beklendiği kadar kimse teslim olmamıştır.. Barzani yönetimi, Ankara ile bu süreçte bugüne kadar işbirliği yapmamış olması Ankara'nın canını sıkmaktadır.. Bölgeden kaçan silahlı grubları Barzani yönetimi korumakta, yaralılarına insani amaçlı yardım yaparken, bu kişiler hakkında bilgi vermemesi Ankara'nın canını sıkmaktadır. öte yandan böyle bir hareketin, Kürtler arasında ihanet, arkadan vurma, satma anlamına geleceği de açıktır.. Barzani yönetiminin öfkeli tepkileri, aslında “seçmene selam” kabilinden anlaşılır tepkilerdir.
Kürtlerin kavgacı kesiminin demokrasi ve bağımsızlıktan öte bundan sonra tartışacak çok konuları olacak, mesela laiklik, sosyalizm, demokrasi, sosyal demokrasi, feminizm, türban, Zerdüştlük, İslâm, Zazalar Kürt mü, Gurmanço mu önce Sorani mi? Apo kimin adamı idi? Feodalizm, globalizm, Şiilik, önce Kürt müsün, Müslüman mı? ABD emperyalist mi değil mi? İsrail'le ilişkiler ve Kudüs sorunu? Kur’an’da kavmiyetçilik sorunu vesaire vesaire..
Burada asıl sorun, terörün bitmesinin, başörtüsü konusunda kendini gösteren irticanın önlenemeyen yükselişinin, Türkiye'de soğuk savaş günlerinde, PKK'yı üreten, terör ve irtica senaryoları üzerine kurgulanmış psikolojik harp ve kontrollü bunalım stratejisinin bundan sonraki rotası ile ilgilidir.
Aslında madem PKK tasfiye ediliyor, eş zamanlı olarak kontrgerilla çetelerinin de tasfiye edilmesi gerekir. Bugüne kadar hep “Tavşana kaç, tazıya tut” dediler. Bu bir oyundu. Bazı rektörler, emekli asker ve yargıçlar, media mensupları bu oyunu gerçek sandılar ve eski rollerinin hesaplarının kendilerinden sorulmasından korktukları için bağırıp çağırıyorlar ve PKK'dan birilerinin rant sağlamaları gibi, çeteden rant sağlayan çevreler de gelişmelere karşı öfkeli tepkiler veriyorlar.. Tekrar söylüyorum, PKK neyse ulusalcı çeteler de, aynı merkezden güç alıyorlar.. Birileri bizim kanlarımız, gözyaşlarımız, çalınan alın terlerimiz ve milli servetlerimiz üzerine kendilerine iktidar ve servet üretiyorlar. Bu yapının tepesinde de uluslararası bir masonik yapı bulunuyor..
Zaten Ergenekon da bu değil mi? PKK, Ying yang’ın karşı kanadını oluşturmaktadır belki de.. Bu iki yapı bir arada düşünüldüğünde “derin gerçek” ortaya çıkacak ve “Türkiye neden böyle” sorusunun cevabına ulaşılacaktır..
Selâm ve dua ile.
Bu ifadeler Vakit Gazetesi’nin sevilen yazarlarından Abdurrahman Dilipak’a ait. Dilipak, “PKK nereye!” başlığıyla kaleme aldığı bu günkü yazısında, “PKK’nın ipi çekildi” diye yazdı. Dilipak, “İpi sadece Türkiye değil, başta ABD olmak üzere, diğer Batılı ülkeler de çekti..” dedikten sonra, sahneye konan senaryo ile ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu.
İşte Dilipak’ın gündem oluşturacak yazısı:
PKK NEREYE!
Bu işi bilen, bölgeyi izleyen arkadaşlarla konuşuyoruz da, anlatılanlardan kafamda şöyle bir resim oluştu. Onu sizinle paylaşmak istedim..
PKK bitirilecek. Tekrar söylüyorum. PKK'nın ipi çekildi. Oyun bitti! Yeni oyunun adı BOP artık.. Yeni Truva atı “Ilımlı İslâm”. Liderlik, kadro, yöntem tamamen farklı.. Finansal yapıları da! Daha eğitimli bir kadrolara dayanan, ticaret ve sanayi burjuvazisi oluşturmaya yönelik bir hareket.. Yeni senaryoda figüranlar evlerine gönderilirken kırallar köle, köleler kıralı oynayacak.. çekimler zor şartlarda, doğal ortamlarda değil, kent merkezlerinde, sanal ortamlarda gerçekleşecek.. Belki de silah sesleri değil, bundan sonra daha çok “zikir” sesleri duyacaksınız.. Tabii her şey rol icabı.. Ama elbette büyük bir çoğunluk bütün bu olanları gerçek sanacak..
İpi sadece Türkiye değil, başta ABD olmak üzere, diğer Batılı ülkeler de çekti..
Barzan'i de gidecek.. Ama önce PKK.. Canlı florada zayıflar kaybeder, güçlüler yaşar. ABD'nin, İsrail'in dostu yoktur, çıkarları vardır.. Barzani değil ama Talabani daha zayıf ve yaşlı bir aşiret reisi olduğu için o kalacak.
“Neden” derseniz.
önce PKK.. PKK çok büyüdü, çok masraflı, hantal bir yapıya sahip.. Mafialaştı ve bulundukları birçok ülkede sorun olmaya başladılar.. örgütün bu hantal yapıyı ayakta tutması için ciddi paraya ihtiyacı var. Onun için de silah ve uyuşturucu işi yapıyor, haraç topluyorlar.. öte yandan birçok ülkenin siyasi himayesi gerekiyor. Bu da o ülkelerde sosyal ve siyasi, diplomatik sorunlara sebeb oluyor.. öte yandan PKK kendi içinde parçalandı ve bulundukları ülke istihbaratları ile zorunlu bir şekilde dirsek temasına girince, PKK Kürt hareketi olmaktan çıkıp, büyük ölçüde bölgede faaliyet gösteren istihbarat örgütlerinin Truva Atı'na, paravan örgütüne döndü.
Bu örgütte farklı, zıt, düşman konumda birçok ajan var. Bu da iç hesaplaşmalara, çatışmalara, içeride liderlik kavgalarına sebeb oluyor..
Yani PKK artık tümü ile bitti mi? Hayır, bu; bu aşamada mümkün değil.. Dağ kampları bitirilecek. Kuzey Irak'ta bir varlıkları olur. Dağda değil ama büyük şehirlerde STK görüntüsü adı altında daha demokratik bir söyleme sahip bir Kürt hareketi olarak varlığını sürdürür. Ama öte yandan özellikle Güneydoğuda, farklı istihbarat örgütlerinin yönlendireceği küçük PKK'cıklar, fraksiyonlar olarak varlıklarını sürdüreceklerdir..
Bu süreçte Apo'nun gerilla lideri rolü de bitiyor. O da demokratik bir Kürt hareketine destek verecek.. Türkiye'de siyasi etkileri azalacak, ama Kuzey Irak'ta legal bir Kürt siyasi hareketine dönecekler.
Silahlı Kürt hareketinin dağ kadroları büyük bir ihtimalle silah bırakıp Irak'a yerleşecek. Lider kadrosu bölgeden ayrılacak ve zaman içinde bulundukları ülkelerde ya kontrol altına alınacaklar ya da bir şekilde tasfiye edilecekler.. Direnen ve işbirliğini reddedenler ise, paketlenip Türkiye'ye teslim edilecekler.
Görünen o ki, Barzani'nin de rolü ya sınırlandırılacak ya da tasfiye edilecek.. Barzani'nin yerine aileden biri sembolik olarak çıkarılabilir. Bundan sonraki Kürt hareketinin rotası, feodal bir aşiret yapısından çıkarılıp, tırnak içinde Demokratik Kürdistan olacak.. Bu yeni süreçte, Kürt Yahudileri, Kürt Masonları ve Amerikan pasaportu taşıyan beyaz Kürtler olacak..
Amerika boşuna bu kadar para yatırmadı. Bu kadar adam beslemedi..
Bana kalırsa Barzani işin farkında. Barzani'yi tasfiye etmek, PKK'yı tasfiye etmekten daha zor.. Ama ABD için daha elzem..
Aslında Kürt liderler başından beri stratejik bir hata yaptılar.. Bölgede hem Irak Arap halkı, hem Türkiye, hem İran ve hem de Suriye ile kavgalı bir Kürdistan'ın varolma şansı yoktur.. ABD bölgede kalıcı değildir. İsrail gibi, bölge halkları ile genelde İslâm dünyası ile kavgalı bir ülke ile ittifak kurarak bu temeller üzerinde varolmak mümkün değildir..
İsrail, Kürdistan, Ermenistan gibi oluşumlar zaten bölge halkları tarafından bir kuşatma olarak algılanırken bu oluşumlar ABD'nin ve daha genelde Batının Truva Atı olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.. Bunlar arasında en zor durumda olanı da, kapalı bir havzaya hapsolmuş olan Kürdistan olacaktır..
Ne jeopolitik, ne jeostratejik, ne konjonktürel ve ne de uluslararası hukuk açısından Kürdistan diye bir siyasi oluşum mümkün değildir.. Cemiyeti Akvam’ın kararı ile Türkiye ile İngiltere arasındaki Ankara andlaşması ile bölge iki ülkenin garantörlüğünde bir vesayet rejimine tabidir..
Kürt liderlerin bu yeni durumu doğru okumaları gerekir..
Birileri “zor” dese de, Irak'a yerleşecek Türkiye kökenli Kürtler, Ankara'nın örtülü desteği ile yeni oluşumda güçlü bir siyasi hareket ve Türkiye ile ilişkilerde önemli roller oynayacak, ticaret ve sanayi burjuvazisinin oluşmasında öne çıkan sosyolojik bir kesimi oluşturabilirler.. Eski dostlar, savaş baltalarını toprağa gömüp yeni dostluklar kurabilirler.. Bu imkansız değil!. Birileri inanmasa da, Ankara'nın eli bir şekilde başından beri PKK'nın içinde oldu. PKK'nın ortaya çıkması, Türkiye'ye rağmen değil, örtülü bir mutabakatla sağlandı.. Apo’nun teslim edilmesi de öyle oldu!
Türkiye'nin Irak'taki operasyonu PKK'nın dağ kadrolarının tamamı ile tasfiyesini ön görmektedir.. PKK'nın tasfiyesi sürecinde büyük şehirlerden aşırı bir tepki gelmemesi de aslında dikkat çekicidir.. Operasyon tamamlandıktan sonra içeride bir karakol bırakarak Türk askeri geri çekilecektir.. Ama bölgedeki denetim ve takip devam edecektir. Beklendiği kadar kimse teslim olmamıştır.. Barzani yönetimi, Ankara ile bu süreçte bugüne kadar işbirliği yapmamış olması Ankara'nın canını sıkmaktadır.. Bölgeden kaçan silahlı grubları Barzani yönetimi korumakta, yaralılarına insani amaçlı yardım yaparken, bu kişiler hakkında bilgi vermemesi Ankara'nın canını sıkmaktadır. öte yandan böyle bir hareketin, Kürtler arasında ihanet, arkadan vurma, satma anlamına geleceği de açıktır.. Barzani yönetiminin öfkeli tepkileri, aslında “seçmene selam” kabilinden anlaşılır tepkilerdir.
Kürtlerin kavgacı kesiminin demokrasi ve bağımsızlıktan öte bundan sonra tartışacak çok konuları olacak, mesela laiklik, sosyalizm, demokrasi, sosyal demokrasi, feminizm, türban, Zerdüştlük, İslâm, Zazalar Kürt mü, Gurmanço mu önce Sorani mi? Apo kimin adamı idi? Feodalizm, globalizm, Şiilik, önce Kürt müsün, Müslüman mı? ABD emperyalist mi değil mi? İsrail'le ilişkiler ve Kudüs sorunu? Kur’an’da kavmiyetçilik sorunu vesaire vesaire..
Burada asıl sorun, terörün bitmesinin, başörtüsü konusunda kendini gösteren irticanın önlenemeyen yükselişinin, Türkiye'de soğuk savaş günlerinde, PKK'yı üreten, terör ve irtica senaryoları üzerine kurgulanmış psikolojik harp ve kontrollü bunalım stratejisinin bundan sonraki rotası ile ilgilidir.
Aslında madem PKK tasfiye ediliyor, eş zamanlı olarak kontrgerilla çetelerinin de tasfiye edilmesi gerekir. Bugüne kadar hep “Tavşana kaç, tazıya tut” dediler. Bu bir oyundu. Bazı rektörler, emekli asker ve yargıçlar, media mensupları bu oyunu gerçek sandılar ve eski rollerinin hesaplarının kendilerinden sorulmasından korktukları için bağırıp çağırıyorlar ve PKK'dan birilerinin rant sağlamaları gibi, çeteden rant sağlayan çevreler de gelişmelere karşı öfkeli tepkiler veriyorlar.. Tekrar söylüyorum, PKK neyse ulusalcı çeteler de, aynı merkezden güç alıyorlar.. Birileri bizim kanlarımız, gözyaşlarımız, çalınan alın terlerimiz ve milli servetlerimiz üzerine kendilerine iktidar ve servet üretiyorlar. Bu yapının tepesinde de uluslararası bir masonik yapı bulunuyor..
Zaten Ergenekon da bu değil mi? PKK, Ying yang’ın karşı kanadını oluşturmaktadır belki de.. Bu iki yapı bir arada düşünüldüğünde “derin gerçek” ortaya çıkacak ve “Türkiye neden böyle” sorusunun cevabına ulaşılacaktır..
Selâm ve dua ile.
Dolardaki Sır: 2010!
“Pakistan'da başıma bir şey gelirse, sorumlusu Müşerref'tir” demiş Benazir Butto, ama Müşerref suçluyu buldu ve ilan etti: El Kaide. Zaten ilk haberler “el Kaide’nin suçu üstlendiği” yönündeydi.
Dahası, kendi aralarında MSN’de yaptıkları haberleşmede de başarıyı kutlamışlardı.
Ama El Kaide, “Biz kadına saldırmayız, bizim geleneklerimiz var” dedi ve saldırıyı reddetti.
Saldırıyı kim, niçin gerçekleştirirse gerçekleştirsin, saldırı amacına ulaşmış ve Pakistan iç savaş şartlarına sürüklenmiştir. ABD’ye gün doğmuştur.. Kaos onun maksadına hizmet etmektedir.. Eğer sokak çatışmaları kontrol edilemezse, “ABD yardımı(?!)” gecikmez. Ve sonuçta işgal gerçekleşir.. ABD Afganistan’dan sonra Pakistan’a, Çin ve Hindistan’ın böğrüne yerleşir.. İşte bunun adı kontrollü bunalım stratejisidir. Bunun adı Ordo Ab Chao’dur..
Ve sıra gelir İran’a. Bir süredir, ABD’nin İran’a saldırısı tartışması gündemden düşmüştü. Şahinler, bir kez daha Tanrıyı kıyamete zorlamaya karar verdiler. 2008 onlar için yeni bir başlangıç olacak.. 2010’dan önce bu işin bitirilmesi gerekiyor kehanete göre. Onun için de ellerini çabuk tutmaları gerekiyor.. Onun için İsrail, bir süreden beri durdurlan Mescidi Aksa’nın altındaki teolojik amaçlı arkeolojik kazıları yeniden başlattı..
Yani, anlayacağınız kıyamet saati işlemeye devam ediyor.. Bölgedeki tüm bu gelişmelerle ilgili senaryo çalışmalarında Türkiye haritası hep masasının üzerinde.. Kürt, İslâm, laik, Alevi ve asker kartı sürekli masada..
Ordo Ab Chao’nun sırrı, Masonlukta 29. derecede açıklanan bir sır.. Tanrı yeryüzünü yönetmek üzere “kendi kavmini seçti” ve onlara kendi sırrını verdi.. Masonlar bu Tanrısal saltanatın mabedini inşa etmek üzere, Masonları, seçilmiş kavme yardımcı tayin etti! Bu seçilmiş kavim diğer insanlar arasında yeterli olgunluğa ulaşanları yanlarına alarak, Tanrısal bir görevi yerine getirmek için bir araya geldiler.. Onlar artık dindar değil, din, terbiye edici, hüküm koyucu olan kendileridir.. Zaten Tanrı-Kral efsanesi de böyle ortaya çıktı. Tanrı, bu birliğin üzerinde tecelli etti. Siyon yıldızı işte orada parladı teoriye göre.. O pramidal yapı, bu iktidarı sembolize eder. Dolarda bunu görürsünüz.. Bu felsefenin sırrı, dolara sembollerle nakşedilmiştir.. Dolarda daire içindeki şeklin birisinde, bir pençesinde 13 ok, diğer pençesinde 13 yapraklı zeytin dalı tutan bir kartal vardır.. Kartalın tepesinde de 6 gen şeklinde dizilmiş yıldızlar bulunur. Zeytin dalı barış anlamında, ok ise savaş anlamında. Ben 13'ten güçlü bir rakam tanımıyorum. Yani burada anlatılmak istenen "SAVAŞ DA BİZİM ELİMİZDE, BARIŞ DA". Kısaca denge koruma görevi söz konusu. Ve 6+7=13 Çizgili bayrak. Uğursuz sayılan 13 çizgili bayrak da oldukça düşündürücü.. Bu işaretler, "ABD'nin Mührü"dür. Bu kompozisyon ABD’nin "masonik ve Kabalist” kimliğini ifade eder. Bu dizayn, 4 Temmuz 1776'da Kongre, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams tarafından oluşturuldu.
Daha sonra heyete Pierre Eugene Du Simitiere adlı bir portre ressamı da dahil edildi. Değişik kaynaklarda anlatılan şekli ile “Franklin'in tasarısına dayalı olarak oluşturulan ilk mühürde, bir yüzde Musa ve onunla birlikte denizden kurtularak güvenli bir toprağa ayak basan İsrail oğulları yer alıyordu. Musa eliyle denize işaret ediyor, denizde ise Firavun'un askerleri boğulurken görülüyordu. Bulutlardan çıkan bir ateşin ışıkları Musa'ya ulaşıyordu. Bunun yanında Jefferson da bir öneri getirmişti: Mührün ön tarafına, çölde gündüzleri bir bulut, geceleri de ateşten bir sütunla kendilerine yol gösterilen İsrailoğulları’nın konulmasını teklif ediyordu.”
Birinci komiteden Benjamin Franklin'in mühür için getirdiği teklif ise “Bir yüzde Hz. Musa'nın önderliğinde güvenli topraklara ulaşan İsrailoğulları, diğer yüzde Kabala sembolü ‘üçgen içinde göz’ ” şeklinde idi ve bütün öneriler Yahudi inancına ve Kabbala’ya gönderme yapıyordu.. Mesaj açıktı: "İsrailoğulları’nın ayak bastığı güvenli toprak"ın Amerika olduğu mesajı veriliyordu. Mühür için ortaya atılan bu teklif, Püritenlerin Amerika'ya yüklediği misyonun, masonlar tarafından devam ettirildiğini de belgeliyordu.”
Fakat Kongre Ocak 1777'de bu birinci komitenin teklifini kabul etmedi. Ve üç yıl sonra yeni bir komite oluşturuldu. Bu komitenin teklifi de kabul edilmeyince, mührü belirleme işi 4 Mayıs 1782'de toplanan üçüncü komiteye bırakıldı. Bugünkü mühür bu komite tarafından oluşturuldu. Yenir form, eskilerin sigıllardan oluşturulan sembollerle bezenmiş özeti idi. Masonik-Kabalistik etki, daha sonra da çeşitli uzmanlar tarafından dile getirildi: Esoterik geleneğe bağlı yazarların çoğu mührün Yahudilik, masonluk, Gül-Haç ve İllüminati gibi örgütlerin okültik düşüncelerinden kaynaklandığını ifade etmektedirler.. Hieronimus'un bildirdiğine göre, "üçgen içinde göz" sembolünün altında yer alan piramit de gerçekte masonik bir semboldür. Mühürde yer alan piramit, ünlü Büyük Giza Piramidi'dir. İlginç olan ise Giza Piramidi ile Kabala arasında ilişki olmasıdır. Gül-Haç ve mason ökültistleri, Büyük Piramit'in basamakları ritlerdeki dereceleri temsil ettiğine inanırlar.
Piramidin en altında Roma rakamıyla "MDCCLXXVI" yazmaktadır. Bu tarih M:1000 D:500 C:100 L:50 X:10 V:5 I:1 ise bu tarih; 1776 Yani ABD'nin doğum günü. Ve illumunatinin kuruluşunu (1 Mayıs 1776) ifade etmektedir.. 3’lü gruplar halinde incelendiğinde 666 çıkar. Ayrıca, 666 sayısından Ezra'da da bahsedilmektedir ve Babil'den Judah'a dönen insanları simgelemektedir: Adonikam'ın çocukları altıyüz, altmış ve altı tanedir. (2:3) Adonikam kelimesinin anlamı şudur: "Tanrı'nın övgüsüne layık." Bu sayı Hristiyanlıkta şeytanı ifade ediyor. Bu inancın kaynağı ise şudur: “İşte bilgelik. Bırak anlayanlar canavarın sayısını hesaplasınlar: İnsan için sayısı; onun sayısı altıyüz, üç yirmi ve altıdır. (13:18)” Roma rakamlarındaki 5 temel sayıyı küçükten büyüğe doğru yazıp toplayınca da aynı sayı çıkıyor. D=500, C=100, L=50, X=10, V=5, I=1=666
Ve kehanetin sonu şöyle. Dolardaki piramid 18 katlı idi.. 1776’dan başlayarak, her basamağa 13 eklerseniz, piramidin 2010’da tamamlandığını görürsünüz.. 1945 - 1971, ara bir zamandır. Son evre 1971’de başlar. 84, 97 ile devam eder ve 2010’la tamamlanır.. 2010 yeni çağın başlangıcı olacaktır..
Daha fazla kafanızı karıştırmadan, size masonluk derecelerini de hatırlatayım bari. 13. Dereceden başlayalım. 13. Derece: Solomon Krallığı’nın şövalyesi. 14. Derece: Yüce Üstat (Kutsal Kubbe Büyük Seçilmişi). 15. Derece: Doğu Şövalyesi (Kılıç Şövalyesi). 16. Derece: Kudüs Prensi. 17. Derece: Doğu ve Batı Şövalyesi, 18. Derece: Salipverdi Şövalyesi (Güllü Haç Şövalyesi), 22. Derece: Lübnan Prensi (Kral Baltası), 23. Derece: Sır Sandığı Başkanı, 24. Derece: Sır Sandığı Prensi, 25. Derece: Tunç Yılan Şövalyesi, 26. Derece: İskoçyalı Papaz (İnayet Prensi), 27. Derece: Kudüs Tapınağı’nın Hakim Amiri, 28. Derece: Güneş Şövalyesi, 32. Derece: Kutsal Sır Yüce Prensi, 33. Derece: Hâkim Büyük Genel Müfettiş. Her darbeden sonra kurulan hükümetin 3’te 2’si masonlardan oluşuyordu değil mi? Ve de darbelerde kapatılmayan tek örgüt onların örgütü idi, hatırlarsanız. Ve bizim Nurlu Süleyman da bir masondu değil mi?
2010’a kaç kaldı? Selam ve dua ile.
vakit
Umorov'un Emirlik İlanının Tam Metni
Kafkasya’da emirlik ilanıyla ilgili Çeçen-İçkerya başkanı Doku Umarov’a atfedilen açıklamanın tam metni nihayet ortaya çıktı.
Chechennews’e gönderilen ve Çeçen direnişçilerin ideologu olarak görülen Movladi Udugov ve kardeşi İ. Umarov tarafından kaleme alındığı zannedilen e-postada yer alan mesaj Umarov’un imzasını taşıyor.
28 Ekim tarihli mesajda Umarov imzasının altında ‘Kafkasya Emirliği Emiri’ ibaresi yer alıyor. Ajans Kafkas’ın Türkçeye aktardığı metin aynen şöyle:
“Rahman, Rahim Allah'ın adıyla.
Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü!
Biz mücahitler inanmayanlarla meydan muharebesi için değil Allah'ın şeriatını topraklarımızda kurmak için savaşmaya başladık. Allah, insanların durumunu, insanlar kendileri değiştirmediği müddetçe değiştirmeyeceğini söylüyor. Bugün, diğer tüm zamanlarda olduğu gibi, durum sadece elde silah ile değiştirilebilir. Şayet Allah'ın dini yeryüzünde başka bir yolla kökleştirilebilecek olsaydı, Peygamberimiz (salat ve selam olsun) 27 meydan muharebesine katılmazdı. Allah'tan başka güç ve kudret yok, Allah bu konuda yapabildiğimiz kadarıyla savaşı yürütebilmek için güç hazırlamamızı söylüyor. Yapabildiğim kadar kafirlerde olduğu kadar anlamına gelmiyor. Bu şu anda mümkün değil, kimse yanılmasın ve hatırlasın ki: Müslümanların zaferi Allah'ın izniyle savaşçıların sayısı, silahların bolluğu ile değil, dindarlığımız ile geliyor. Dindarlık ise, Allah'ın belirlediği helal ve haram sınırlarını aşmaktan korkmaktır. En önemli yasak, inanç formülünde ifade ediliyor: La ilaha illallah. Bu sözleri tekrarlamak, Müslümanların çoğunluğunun yaptığı gibi tekrar etmek kolay, ama bu sözleri hayatına geçirmek öyle kolay ve basit değil, çünkü cennet için savaşmak öyle kolay ve basit değil.
Yüce Allah Kur'an'da, istediği takdirde her günahı bağışlayacağı, ancak şirki bağışlamayacağı konusunda uyarıyor. Müslüman hayatı boyunca bundan her zaman korkmalı. Bundan dolayı, biz mücahitler Allah'tan gelmeyen her türlü kanun, kaide, tüzüğü reddediyoruz. Hiçbir zaman sona ermemiş olan Rus kafirlere karşı savaş, 16 yıl önce Çeçenistan'da Çeçen halkının lideri Cohar Dudayev tarafından yeniden başlatıldı. Bu süre içinde birkaç lider değişti. Allah'tan onların ve önümüzden giden kardeşlerimizin gazalarını mübarek kılmasını istiyoruz.
O günden beri ne tür politik sloganlar gündeme getirilmiş olursa olsun, ne tür ifadelerle düşünceler ifade edilmiş olursa olsun, Rus kafirlerle mücadeleye giren herkes sadece cihat ve Allah yolunda ölümden söz etti. İnşallah herkese niyeti üzerine karşılık verilir.
Cihadın her başkanı dini ve durumu nasıl gördüğüne bağlı olarak konuştu ve hareket etti. Bizler, İnşallah onları ne kınıyor ne eleştiriyoruz, Allah'tan bizler ve onlar üzerine merhamet etmesini istiyoruz.
Allah'ın iradesiyle, hamd O'na olsun, cihada başkanlık yapmak bana da düştü. Yüce yaradan görüyor, bu sorumluğu aramadım ve istemedim, hiçbir zaman da böyle bir zorluğun omuzlarıma düşeceğini düşünmedim. Ama bu görev bana verildiğine göre, Yüce Allah'ın bana verdiği anlayışla Cihat organize edilmesine başkanlık edeceğim.
La ilahe illallah bayrağı altında inanmayanlara karşı savaşan tüm Müslümanlara ilan ediyorum. Bu, Kafkasya mücahitleri emiri olduğum, tağuta bağlı her şeyi reddettiğim anlamına geliyor. Dünyada konulmuş olan tüm kafir kanunları reddediyorum. İnanmayanların Kafkasya topraklarında inşa ettiği her türlü kanun ve sistemi reddediyorum. İnanmayanların Müslümanları ayırdığı isimlerin tümünü kanun dışı ilan ediyor ve reddediyorum. 'Kuzey Kafkasya', 'Transkafkasya cumhuriyetleri' ve benzeri adlandırmalar altındaki etnik, bölgesel-sömürge bölgelerini kanun dışı ilan ediyorum. Bana beyat eden mücahitlerin cihat yaptığı tüm Kafkasya topraklarını Kafkasya Emirliği vilayetleri olarak ilan ediyorum. Vilayet Dağıstan, vilayet Nohçi, vilayet Kabardey-Balkar ve Karaçay…
Kafkasya Emirliği sınırlarını belirlemeyi gerekli düşünmüyorum. Öncelikli olarak, çünkü Kafkasya kafirler tarafından işgal edildi ve Darulharp, savaş bölgesi sayılıyor, öncelikli görevimiz, kafirleri kovarak topraklarında Şeraiti kökleştirerek Kafkasya'yı Darusselam'a çevirmek. İkinci olarak kafirleri kovduktan sonra Müslümanların tüm tarihi topraklarını yeniden kazanmamız lazım, bu sınırlar ise Kafkasya sınırları dışına çıkıyor.
Tüm alim ve alim olmayan iki yüzlülerin, bizlerin mücerret, muhtemel bir devlet kurduğumuzu iddia edeceğini tahmin ediyorum. Şunu söylemek istiyorum, İnşallah Kafkasya Emirliği bugün var olan tüm suni sömürge bölgelerinden daha gerçek bir teşekkül olacak. Bizler, titiz, metotla adım adım topraklarımızda şeriat düzenini uygulayıp kökleştireceğiz. Şeriatin yerleştirilmesi, Allah'ın sözünün yükseltilmesi, cihat ruhudur.
Cihattan geri kalan ve cihattan ayrılanların farklı delilleri vardı. Bunlardan biri, yanlışlıkla değişiklik yapmadan bıraktığımız ve önem vermediğimiz demokratik adlandırmalardır. Bu delili kabul ediyorum, bu isim ve adlandırmaları reddediyoruz. Düşüncelerimiz, ifadelerimiz ve işlerimizi sıkı bir şekilde birbirine uygun hale getirme zamanı geldi. Yüce yaratanın karşısına çıkacağımız gün, benim için suçlama, onlar için temize çıkma olmasını istemiyorum. Allah'ın cezalandırmasından korkuyorum. Bundan dolayı bir kez daha hangi bayrak altında cihada başladığımızı hatırlatıyorum. Bizler cihada, Allah'ın şeriatını kökleştirmek için başladık. Bu yol üzerinde gayret edeceğiz, sonuç Allah'tan.
Daha öncede söyledim, yeniden tekrarlıyorum. Bizler Müslüman ümmetin ayrılmaz parçasıyız. Sadece doğrudan kendisine saldırmış olan kafirleri düşman olarak ilan eden Müslümanların tavrı beni üzüyor. Bununla beraber, tüm inançsızların tek millet olduğunu unutarak diğer kafirlerden destek ve merhamet arıyorlar. Bugün Afganistan'da, Irak, Somali, Filistin'de kardeşlerimiz savaşıyor. Müslüman’a saldıran herkes, onlar nerede olursa olsun bizim ortak düşmanımızdır. Düşmanımız sadece Rusya değil, İslam ve Müslüman’a karşı savaşan herkes, Amerika, İngiltere, İsrail'dir. Ve onlar bizim öncelikli düşmanımız, çünkü onlar Allah'ın düşmanı. Ancak yine de bu tavrın ikiyüzlüler tarafından kınanacağını, zayıf Müslümanların panik olacağını tahmin ediyorum. Bu tür durumlarda, tipik deliller, bunun akıllıca bir politika olmadığı, tüm dünyayı karşımıza aldığımız şeklinde oluyor. Subhanallah! Şu anda Müslümanlara karşı tüm inançsızlar dünyası ve mürtetlerin savaşmadığını düşünmek mümkün mü? Politikaya gelince, tüm muhaliflerime şunu söylemek istiyorum: gerçek ve makul politika Kur'an ve Sünnete dayanan politikadır. Makul olmayan politika ise, boş beklentiler, anlamsız fantazi ve görülen güce karşı korkuya dayanan politikadır.
Allah yolunda savaşan mücahitlere ve zelil edilmiş, küçük düşürülmüş Müslümanlara hatırlatıyorum, ben Kafkasya mücahitler emiriyim, cihat başkanı olarak bana bağlanan mücahitlerin bulunduğu tüm bölgelerde tek kanuni otoriteyim.
Tüm Müslümanlar ellerinden geldiğince mücahitlere yardım etmek zorunda. Ve hatırlatıyorum: Kafirler ve yerel dalkavuklardan mürtetler yönetim kurumları değil, yok edilme hedefleridirler. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu.”
Ajans Kafkas
Chechennews’e gönderilen ve Çeçen direnişçilerin ideologu olarak görülen Movladi Udugov ve kardeşi İ. Umarov tarafından kaleme alındığı zannedilen e-postada yer alan mesaj Umarov’un imzasını taşıyor.
28 Ekim tarihli mesajda Umarov imzasının altında ‘Kafkasya Emirliği Emiri’ ibaresi yer alıyor. Ajans Kafkas’ın Türkçeye aktardığı metin aynen şöyle:
“Rahman, Rahim Allah'ın adıyla.
Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü!
Biz mücahitler inanmayanlarla meydan muharebesi için değil Allah'ın şeriatını topraklarımızda kurmak için savaşmaya başladık. Allah, insanların durumunu, insanlar kendileri değiştirmediği müddetçe değiştirmeyeceğini söylüyor. Bugün, diğer tüm zamanlarda olduğu gibi, durum sadece elde silah ile değiştirilebilir. Şayet Allah'ın dini yeryüzünde başka bir yolla kökleştirilebilecek olsaydı, Peygamberimiz (salat ve selam olsun) 27 meydan muharebesine katılmazdı. Allah'tan başka güç ve kudret yok, Allah bu konuda yapabildiğimiz kadarıyla savaşı yürütebilmek için güç hazırlamamızı söylüyor. Yapabildiğim kadar kafirlerde olduğu kadar anlamına gelmiyor. Bu şu anda mümkün değil, kimse yanılmasın ve hatırlasın ki: Müslümanların zaferi Allah'ın izniyle savaşçıların sayısı, silahların bolluğu ile değil, dindarlığımız ile geliyor. Dindarlık ise, Allah'ın belirlediği helal ve haram sınırlarını aşmaktan korkmaktır. En önemli yasak, inanç formülünde ifade ediliyor: La ilaha illallah. Bu sözleri tekrarlamak, Müslümanların çoğunluğunun yaptığı gibi tekrar etmek kolay, ama bu sözleri hayatına geçirmek öyle kolay ve basit değil, çünkü cennet için savaşmak öyle kolay ve basit değil.
Yüce Allah Kur'an'da, istediği takdirde her günahı bağışlayacağı, ancak şirki bağışlamayacağı konusunda uyarıyor. Müslüman hayatı boyunca bundan her zaman korkmalı. Bundan dolayı, biz mücahitler Allah'tan gelmeyen her türlü kanun, kaide, tüzüğü reddediyoruz. Hiçbir zaman sona ermemiş olan Rus kafirlere karşı savaş, 16 yıl önce Çeçenistan'da Çeçen halkının lideri Cohar Dudayev tarafından yeniden başlatıldı. Bu süre içinde birkaç lider değişti. Allah'tan onların ve önümüzden giden kardeşlerimizin gazalarını mübarek kılmasını istiyoruz.
O günden beri ne tür politik sloganlar gündeme getirilmiş olursa olsun, ne tür ifadelerle düşünceler ifade edilmiş olursa olsun, Rus kafirlerle mücadeleye giren herkes sadece cihat ve Allah yolunda ölümden söz etti. İnşallah herkese niyeti üzerine karşılık verilir.
Cihadın her başkanı dini ve durumu nasıl gördüğüne bağlı olarak konuştu ve hareket etti. Bizler, İnşallah onları ne kınıyor ne eleştiriyoruz, Allah'tan bizler ve onlar üzerine merhamet etmesini istiyoruz.
Allah'ın iradesiyle, hamd O'na olsun, cihada başkanlık yapmak bana da düştü. Yüce yaradan görüyor, bu sorumluğu aramadım ve istemedim, hiçbir zaman da böyle bir zorluğun omuzlarıma düşeceğini düşünmedim. Ama bu görev bana verildiğine göre, Yüce Allah'ın bana verdiği anlayışla Cihat organize edilmesine başkanlık edeceğim.
La ilahe illallah bayrağı altında inanmayanlara karşı savaşan tüm Müslümanlara ilan ediyorum. Bu, Kafkasya mücahitleri emiri olduğum, tağuta bağlı her şeyi reddettiğim anlamına geliyor. Dünyada konulmuş olan tüm kafir kanunları reddediyorum. İnanmayanların Kafkasya topraklarında inşa ettiği her türlü kanun ve sistemi reddediyorum. İnanmayanların Müslümanları ayırdığı isimlerin tümünü kanun dışı ilan ediyor ve reddediyorum. 'Kuzey Kafkasya', 'Transkafkasya cumhuriyetleri' ve benzeri adlandırmalar altındaki etnik, bölgesel-sömürge bölgelerini kanun dışı ilan ediyorum. Bana beyat eden mücahitlerin cihat yaptığı tüm Kafkasya topraklarını Kafkasya Emirliği vilayetleri olarak ilan ediyorum. Vilayet Dağıstan, vilayet Nohçi, vilayet Kabardey-Balkar ve Karaçay…
Kafkasya Emirliği sınırlarını belirlemeyi gerekli düşünmüyorum. Öncelikli olarak, çünkü Kafkasya kafirler tarafından işgal edildi ve Darulharp, savaş bölgesi sayılıyor, öncelikli görevimiz, kafirleri kovarak topraklarında Şeraiti kökleştirerek Kafkasya'yı Darusselam'a çevirmek. İkinci olarak kafirleri kovduktan sonra Müslümanların tüm tarihi topraklarını yeniden kazanmamız lazım, bu sınırlar ise Kafkasya sınırları dışına çıkıyor.
Tüm alim ve alim olmayan iki yüzlülerin, bizlerin mücerret, muhtemel bir devlet kurduğumuzu iddia edeceğini tahmin ediyorum. Şunu söylemek istiyorum, İnşallah Kafkasya Emirliği bugün var olan tüm suni sömürge bölgelerinden daha gerçek bir teşekkül olacak. Bizler, titiz, metotla adım adım topraklarımızda şeriat düzenini uygulayıp kökleştireceğiz. Şeriatin yerleştirilmesi, Allah'ın sözünün yükseltilmesi, cihat ruhudur.
Cihattan geri kalan ve cihattan ayrılanların farklı delilleri vardı. Bunlardan biri, yanlışlıkla değişiklik yapmadan bıraktığımız ve önem vermediğimiz demokratik adlandırmalardır. Bu delili kabul ediyorum, bu isim ve adlandırmaları reddediyoruz. Düşüncelerimiz, ifadelerimiz ve işlerimizi sıkı bir şekilde birbirine uygun hale getirme zamanı geldi. Yüce yaratanın karşısına çıkacağımız gün, benim için suçlama, onlar için temize çıkma olmasını istemiyorum. Allah'ın cezalandırmasından korkuyorum. Bundan dolayı bir kez daha hangi bayrak altında cihada başladığımızı hatırlatıyorum. Bizler cihada, Allah'ın şeriatını kökleştirmek için başladık. Bu yol üzerinde gayret edeceğiz, sonuç Allah'tan.
Daha öncede söyledim, yeniden tekrarlıyorum. Bizler Müslüman ümmetin ayrılmaz parçasıyız. Sadece doğrudan kendisine saldırmış olan kafirleri düşman olarak ilan eden Müslümanların tavrı beni üzüyor. Bununla beraber, tüm inançsızların tek millet olduğunu unutarak diğer kafirlerden destek ve merhamet arıyorlar. Bugün Afganistan'da, Irak, Somali, Filistin'de kardeşlerimiz savaşıyor. Müslüman’a saldıran herkes, onlar nerede olursa olsun bizim ortak düşmanımızdır. Düşmanımız sadece Rusya değil, İslam ve Müslüman’a karşı savaşan herkes, Amerika, İngiltere, İsrail'dir. Ve onlar bizim öncelikli düşmanımız, çünkü onlar Allah'ın düşmanı. Ancak yine de bu tavrın ikiyüzlüler tarafından kınanacağını, zayıf Müslümanların panik olacağını tahmin ediyorum. Bu tür durumlarda, tipik deliller, bunun akıllıca bir politika olmadığı, tüm dünyayı karşımıza aldığımız şeklinde oluyor. Subhanallah! Şu anda Müslümanlara karşı tüm inançsızlar dünyası ve mürtetlerin savaşmadığını düşünmek mümkün mü? Politikaya gelince, tüm muhaliflerime şunu söylemek istiyorum: gerçek ve makul politika Kur'an ve Sünnete dayanan politikadır. Makul olmayan politika ise, boş beklentiler, anlamsız fantazi ve görülen güce karşı korkuya dayanan politikadır.
Allah yolunda savaşan mücahitlere ve zelil edilmiş, küçük düşürülmüş Müslümanlara hatırlatıyorum, ben Kafkasya mücahitler emiriyim, cihat başkanı olarak bana bağlanan mücahitlerin bulunduğu tüm bölgelerde tek kanuni otoriteyim.
Tüm Müslümanlar ellerinden geldiğince mücahitlere yardım etmek zorunda. Ve hatırlatıyorum: Kafirler ve yerel dalkavuklardan mürtetler yönetim kurumları değil, yok edilme hedefleridirler. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu.”
Ajans Kafkas
Gülen Hareketi ve Yeni Soğuk Savaş
Geçtiğimiz günlerde Londra'da, Fethullah Gülen düşüncesi, çevresi, hareketi üzerine bir konferans yapılmış. Haber ve izlenimleri başta Zaman (ve tabii Today's Zaman) gazetesi olmak üzere, muhafazakâr yazarlardan okuyoruz. 'Gülen'den bahsedilmeden İslam dünyası araştırılması yapılamaz'mış, 'Huntington'ın çatışma gördüğü yerde Gülen barış imkânı arıyor'muş. 'Gülen ve barış inşasına yaptığı küresel katkı' ne kadar önemliymiş. Ne barışı, ne küresel katkısı? Hangi barış, ne katkısı? İslam coğrafyası işgal, savaş, savaş tehdidinden yıkılıyor.
Söz konusu konferansın yapıldığı İngiltere'de temel hak ve özgürlükler Müslümanlar söz konusu olduğunda askıya alınmış vaziyette. Tüm bunlardan bahsetmeden kimle ne diyaloğu kurulacak? Bu olsa olsa başını kumdan çıkarmayan devekuşu barışı, devekuşu diyaloğu olur.
İngiltere'nin yeni Başbakanı Gordon Brown, görevi devralır almaz, haziran ayında yaptığı bir konuşmada yeni Soğuk Savaş ilan etti. Soğuk Savaş döneminde kullanılan ideolojik mücadele, benzeri metotlara ihtiyaç duyulduğundan söz etti. Fethullah Gülen düşüncesi, hareketi denilen yapı, bu tür bir mücadele için bulunmaz araçlardan biri olabilir. Nitekim, Londra'daki konferansın yayımlanan bildirilerinde, Gülen'in barışçı mesajlarının 'öfkeli' Müslümanları yatıştıracağı yönünde görüşler dile getiriliyor.
Müslümanların yaşadığı coğrafya işgal edilecek, henüz işgal edilmeyenler tehdit edilecek, ama Müslümanlar öfkelenmeyecek, barış, diyalog söylemiyle uyutulacak öyle mi? Dahası, Batı dünyasının tehdit olarak gördüğü İslam kökenli şiddet, öfkeli Müslümanların silaha sarılmasıyla başlamadı. Afganistan'da Sovyet işgaline karşı, radikal İslam ideolojisinin ve cihat hareketinin ABD başta olmak üzere müttefikleri tarafından desteklenmesi, bakılıp büyütülmesiyle başladı. Artık, radikal İslam'a ve cihada gerek kalmadığı bir döneme girilmesi ve işlerin kontrolden çıkması ile sorun İslam'a veya Müslümanlara ilişkin bir sorunmuş gibi takdim edilmeye başlandı. Sanki mesele İslam'a ilişkin bir mesele imiş de, ılımlı, barışçı yorumlar öne çıkarsa sorun çözülecekmiş gibi davranmanın hiçbir anlamı yok.
Küresel çatışmanın diyalogla çözüleceğini iddia etmek için, peşinen sorunun İslam'ın iyi anlaşılmaması gibi bir nedenden kaynaklandığını düşünmek gerekiyor. Oysa, konu bu kadar basit değil. Dahası, sorunun kaynağı, sadece Müslümanlar falan değil. Batı dünyasının çıkarları peşinde, onlarla işbirliği yapan İslamcı hareketlerden şikâyet etmek için bile, hangi Batı politiklarının bu istikamette yapılar ürettiğini sorgulamak gerekiyor.
ABD önderliğindeki Batı ittifakı, Soğuk Savaş dönemi boyunca, Müslüman coğrafyada Sovyetler ve sol tehdide karşı İslami hareket ve çevreleri destekledi. Bu işbirliği Soğuk Savaş'ın son perdesinde, yani Sovyetler'in çözülüş sürecinde doruk noktasına çıktı. Bu noktada, Afganistan'daki Sovyet işgaline karşı radikal İslam, İran İslam Devrimi'ne karşı ılımlı İslam hareketini desteklemek gibi iki yönlü bir politika izlendi.
Fethullah Gülen hareketi, ılımlı İslam kanadının bir unsuru olarak desteklendi. Yoksa, dünyanın dört bir yanında okul açmak, faaliyet göstermek, kendi halinde bir sivil hareketin tek başına başaracağı şey mi? Şimdi, belli ki, bu hareket benzer bir rol üstlenme hevesinde. Bu hareket içinde yer alan insanların birçoğunun iyi niyetle barıştan, diyalogdan yana olduğuna hiç kuşkum yok.
Ancak genel tablo içinde ne rol oynadıklarını sorgulamalarını beklemek durumundayız. Yoksa, yeni Soğuk Savaş'ın bir uzantısı olmaya devam edecekler. Barış istiyorlarsa önce Irak işgaline karşı çıksınlar, diyalog istiyorlarsa, bir de Iraklı direnişçilerle konuşmayı veya onları dinlemeyi denesinler.
Not: Bu konuyu daha uzun ve geniş çerçevede irdelemek üzere, Doğu Konferansı'nın dergisi olarak çıkan, 'Doğudan' dergisine 'Yeni Soğuk Savaş' başlıklı bir yazı yazdım. İlgilenenlerin o yazıya bakmalarını tavsiye ederim.
Nuray Mert / Radikal
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)